[youtube id=”SXOjorJPWMA” width=”600″ height=”350″]

Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi Tiyatro Kulübü’nün davetlisi olarak söyleşi yapmak ve Kulüp’ün yeni oyunu “Eylül Zaman İçinde”yi izlemek için Kıbrıs’a gelen Veysel Diker, UKÜ Haber Ajansı’nın sorularını yanıtladı. Veysel Diker ile Çevik Uraz Konferans Salonu’ndaki söyleşi öncesi gerçekleştirdiğimiz özel röportajda oyunculuk yaşamı, öğrencilik yılları ve özel hayatını konuştuk.

RÖPORTAJ: METE YASİN USTA
FOTOĞRAF: EREN ŞİŞİK

Neden tiyatro ve oyunculuk?

Mutlu olduğum için. İlk başta öyle başladı, hala devam ediyor. Mutlu oluyorum tiyatroda olduğum zaman, oyunculuk yaptığım zaman. Mutlu olmak yetmez mi?

Konservatuvar eğitimi almaya nasıl karar verdiniz?

İçgüdüsel. İlk önce amatör olarak tiyatro ile uğraşıyordum, biraz daha bilgiye ihtiyacım olduğunu hissettiğimde okul okumam gerektiğini düşündüm. Sınavı kazandım ve okudum. Yani zihinsel alt yapı gerekiyor. Oyunculuk sanki teknik bir şeymiş gibi görünse de, zihnin o tekniği belirlemesi gerekiyor. Çünkü oyunculuk mühendislik işi. Sosyal mühendislik yapıyoruz. Bu manada eğitim almak gerekiyordu ve aldım.

Konservatuvar yıllarınız nasıldı?

Ben hep çalıştım. Okulda kostümler dikerdim, soy ismim gibi Diker, dikiş. Şaka değil bu. Bizim ailede herkes terziydi. Ben dikiş de dikebilirim. Okulda kostümler diktim, oyunlar yazdım, çok dolu dolu geçti. Çok sevdim. Hiç boşluk olmadı. Hani derler ya işim ve hayatım diye. Benim herşeyimdi. Hayatımın her parçasında oyun ve tiyatro herzaman oldu ve olacak da. Mutlu olduğum için olacak. Dolayısıyla keyifli geçti; hissederek, severek. Buradan öğrenci arkadaşlarıma diyorum ki; hissetmediğiniz şeyi yapmayın, hissettiğiniz şeyi de asla bırakmayın. Ben hissederek yaptım ve beni çok mutlu etti.

“Terzilik hiçbir zaman benim hayatımdan çıkmadı”

Ailenizdeki çoğu kişinin terzi olduğunu söylediniz. Peki siz, oyuncu olmasaydınız terzilik yapmak ister miydiniz?

Kim bilir? O kadar çok belirsiz bir soru ki bilemem ama mesela şu sıralar yazdığım ve oynadığım bir oyun var “Terzinin Türküsü” diye. O terzi bilgisinin, tiyatro bilgisi ile birleşmesi ve bugüne dönüştürülmesi keyifli bir süreç oldu benim için. Bir şekilde hala terzilik devam ediyor ama tiyatro ile birlikte. Kopma olmadı, yani kıyıda hala dikişle ilgili birşey var. Bir üniversite anımı anlatayım; bir sevgilime ben yedi gün boyunca hergün bir elbise diktim. Evimde dikiş makinesi vardı ve çok güzel, keyifli bir süreçti benim için. Terzilik hiçbir zaman çıkmadı benim hayatımdan.

Tiyatrodan, televizyon ve sinema ekranlarına geçişiniz nasıl oldu?

Çok basit. Konservatuvardan sonra İstanbul’a geldim. Sisteme entegrasyon süreci başladı. Ajanslara gidiyorsunuz, “Ben oyuncuyum, benden haberiniz olsun” diyorsunuz. Sizi seçiyorlar, beğenirlerse alıyorlar. Beğendiler aldılar. 15 – 16 yıldır televizyondayım. Yani İstanbul’a geldiğimden beri birçok iyi dizide oynadım. Şanslıyım. İyi olduğum için. Birçok reklamda oynadım, birçok tiyatroda oynadım hala da oynuyorum. İki senedir kendi tiyatrom var. Bakalım bundan sonra neler yapacağım, ben de bilmiyorum.

Size hangisi daha çok heyecan veriyor? Tiyatro mu yoksa televizyon yahut sinema mı?

Oynadığım her yer. Hayatın kendisi yani. Daha doğrusu hayatta da oynuyoruz, mesela bu da bugünün kostümü. Evde giydiğim ev kostümü, mevsime göre kostümler değişiyor. Hayat da bir oyun sahnesi. Yaşamayı seviyorum. Her yeri seviyorum, oyun gibi algıladığım için. Yaşamın olduğu her yeri seviyorum çünkü her yerde bir aktarma süreci var. Aktarıyoruz, bir iletişim halinde oluyoruz, insanın insana değdiği, sahnede, televizyonda, söyleşide, şu an, bu an, hepsi benim için çok önemli. Var olduğumu hissediyorum; insana değdiğim zaman, bir şeye değdiğim zaman. Yansımamı bulduğum zaman diyelim ona. Bir aynada kendimi görürsem mutlu oluyorum.

Çok sayıda dizi ve sinema projesinde yer aldınız. Sizce kariyerinizin en parlak projesi hangisi oldu?

Buna herkes Avrupa Yakası der ama ben mesela Avrupa Yakası’nda o kadar çok mutlu değildim. Bir zamanlar TRT’de Şaşıfelek Çıkmazı diye bir dizi vardı. Olağanüstü bir ekip, kadro ve hikayeydi. Ben Şaşıfelek Çıkmazı’nı çok severim. İstanbul’a geldiğimde ilk oynadığım Çatısız Kadınlar vardı, sonraki Şaşıfelek Çıkmazı oldu. Onu çok sevmiştim.

Seyirci sizi daha çok Avrupa Yakası’ndaki “Tacettin” karakteri ile tanıdı. Tacettin sizin için ne ifade ediyor?

Canım, kıyamam ona! “Tacettin” yavrum benim, napsın böyle aşık oluyor. Erkeklere diyorum lütfen kızlara fazla aşık olmayın, onlar size aşık olsun, izin verin. Çünkü erkekler izin vermiyor kızlara, kızlar da “Tamam bak aşık olmuş, ben niye olayım” diyorlar. Türk erkeklerinin sorunu bu maalesef. Kızlara aşık oluyorlar ve kızlar da onlara acı çektiriyor. Tacettin de bunun bir karikatürüydü. Kendinden 20 santim uzun, dünya güzeli bir hatuna hiç aşık olma, haddini bil. “Tacettin” biraz şuursuz bir arkadaştı. Ben çok gülüyordum ona. İnsanlar sevmişti, acımıştı ona. “Tacettin” öyle güzel bir arkadışımızdı.

“Oyunculuk düz bir şeye duygu katmaktır”

En çok hangi karakterle kendinizi bağdaştıryorsunuz? Canlandırdığınız karakterlere nasıl hazırlanıyorsunuz?

Bağdaştırma demeyelim de bir senaryoyu okuyorsun. O sana zaten birşey hissettiriyor. Herhangi birşey, ne olursa olsun onun duygusunu hissediyorsunuz. Oyunculuk aslında düz bir şeye duygu katmaktır. Canlandırma denen şey duygu katmak. Üzülme, korkma, sevinme ve benzeri birçok duygu. Dolayısıyla o senaryo neyse o duyguyu içinize yansıtıyorsunuz. Mesela sevgilinden ayrıldığın bir dönemdesindir, moralin bozuktur, kötüdür. Senaryo da öyle bir şey gelir. Bana benziyor dersin ve kardeşini bulmuş gibi olursun, kardeşini seversin. Hani kendinden bir parça bulmak gibi, öyle bir şey. Ya da tuzun kurudur, bankada milyonların vardır, fakir bir karakteri oynarsın. Ona acırsın ve yine onu seversin. Bu çok göreceli birşeydir, hangi karakteri sevmek, o döneme ait bir şey. O dönem neyse, o da sana ne hitap ediyorsa…

“Kendimi ekranda izlerken korku filmi izler gibi oluyorum”

Yer aldığınız projerlerde daha sonra  kendinizi izlerken, özeleştiride bulunuyor musunuz?

Tabi ki. İlk zamanlar kendimi hiç beğenmezdim. Hala da beğenmiyorum. İzleyemezdim bir zamanlar kendimi. Böyle çekincelerim olurdu hep. Çok sancılı birşey. Bunu itiraf ediyorum; beni kendimi izlerken görmenizi hiç tavsiye etmem. Sanki böyle korku filmi izler gibi oluyorum.

İlk oyunculuk yıllarınızdan, bugüne kadar özellikle takip ettiğiniz ve beğendiğiniz bir oyuncu var mı ?

Var. Veysel Diker! Tabi ki çok beğendiğim oyuncular var, yabancı oyuncular var, Türk oyuncular var. Kıskanıyorum bazen. Yani o sesi nasıl kullandı, o mimiği nasıl yaptı. Hiç birşey yapmadan nasıl oynamış. Bazı oyuncular hiçbirşey yapmıyor ama oynuyor. Çok beğendiğim gençlik dönemimde yeşilçamın o büyük büyük ağabeylerimizin, bazen karikatür oluşunu görmek üzüyor beni. Yani tekniği öğrenince, bu muymuş deyip, onun aslında hiç de iyi bir oyuncu olmadığını görmek üzüyor insanı. Mesela eski Yeşilçam oyuncularının sesli çekimlerde olamıyor olması üzücü birşeydi, birçok sınav yaşadım bu süreçte. Dolayısıyla bu da dönemsel birşey. Bazen beğeniyorsun, bazen acıyorsun, bazen seviyorsun. Tabi ki sevdiğim çok büyük oyuncular var, bizim kuşakta da var.

“Oyuncu olmasaydım politikacı olurdum”

İzleyici sizi daha çok neşeli ve komik biri olarak tanıyor. Sahnenin dışındaki ve ekranın gerisindeki Veysel Diker’den bahseder misiniz biraz?

Bazen kendimi çok sıkıcı ve ciddi buluyorum. Politik şeylere çok takıyorum. Oyuncu olmasaydım herhalde kesin politikacı olurdum. Çünkü hayatta adaletsizliğe, kabalığa tahammülüm yok. Düzeltmekle ilgili, hayatı nazik yapmakla ilgili böyle acayip rahatsızlıklarım var. Sosyal düzenleyici olurdum. Avrupa’ya gidiyorsunuz oradaki yaşam standartlarını görüyorsunuz, inşaat ve yollardaki düzeni görüyorsunuz, ülkeye dönüyorsunuz, Karadeniz sahiline gidiyorsunuz, o sahildeki bütün binaları kafa vurup yıkasım geliyor. İstanbul’a bakıyorsunuz binlerce 50 – 60 katlı binaların yapıldığı, yeteriz yollar. Bu beni çok rahatsız ediyor ve sıkıcı yapıyor ve ben sinirli bir insan oluyorum televizyon izlerken, haber okurken. Sürekli haber okurum. Dolayısıyla o gülünecek kısmım, benim kaçtığım kısmım. Oyun kısmı, tiyatro kısmı benim mutlu olduğum kısım. Oyunculuk hayata tahammül edemeyen ince ruhluların, kendilerine yarattığı başka bir dünya. Oyuncular öyle oluyor bence, gerçeklere tahammül edemiyor ve kendilerine bir dünya yaratıyorlar. Gerçi bunun karşılığını bugün bilgisayarlar v.s almış ama bizim kuşakta tiyatro yapmaktı. Dolayısıyla sert birisiyim gerçek hayatta.

Birçok sinema filmi ve tiyatro oyununda yer alıyorsunuz. Bu kadar yoğun bir çalışma temposunda ailenize yeterince zaman ayırabiliyor musunuz?

Nefes alamıyorum. Oğluma geceleri vakit ayırıyorum. Çiş seanslarımız oluyor. Onu çişe kaldırıyorum. Bensiz asla gitmez. “Babaaa” diye bağırır odasından, giderim “buyur oğlum” derim, o da “çiş” der. Onu çişe götürüp, getirmek dünyadaki en büyük keyif. Beraber sabahları kahvaltı etmek, hafta sonu oynamak, yani zaman ayırıyorum aileme.

Tiyatro ile ilgilenen üniversitelilere tavsiyeleriniz nelerdir?

Yorgun birisi olarak var. Lütfen bir mesleği öğrenmek ve yapmak istiyorsanız, Çin’in dağında da, Hakkari’nin dağında da, İstanbul’da da, heryerde yapabileceğiniz genel geçer meslekler seçin. Tiyatrodan örnek veriyorum. Tiyatro, İstanbul’da çok dar bir alanda. Örnek vermek gerekirse 30 tane yapımcı var. Bu 30 tanenin 10 tanesinden paranı alamazsın. Bunlara girmek çok zordur. Talep çok, arz yok. Dolayısıyla berber olun mesela, kuaför olun. Saç olduğu sürece her zaman para kazanabilirsiniz. Keller dünyasına gitmeyin. Biraz şaka yapıyorum ama tiyatro ve sanat, üçüncü dünya ülkeleri, yani karnını doyurmamış ülkeler için lüks bir tüketim aracı. Dolayısıyla siz tiyatro yapmaya kalkarsanız, müslüman mahallesinde salyongaz satan kişinin saflığına düşersiniz. Çok zor. Zoru seçiyorsanız, buyurun gelin. Yani hiç öyle “Rio Karnavalı” gibi değil. Bekleriz gelin.

Daha önceden Kuzey Kıbrıs’a bir tiyatro oyunu için geldiniz. Bu projelerden bahseder misiniz?

Burada inanılmaz güzel bir seyirci var. Daha 2 ay önce oynadık, Ayşen Gruda, Hülya Şen ve ben. İnanılmazdı, 700 – 800 kişinin geldiği oyunlarımız oldu. İnanılmaz güzel bir seyirci var. Çok akıllı ve baskısı olmayan bir seyirci kitlesi. Hangi notaya basarsanız ses geliyor. Çok sevdim ben burayı. Kıbrıs’ın kumarhaneler dışında da, çok güzel insanları ve çok güzel hayatı var. Bunu bence Kıbrıslı’ların anlatması gerekiyor.